06.07.2009

gel sen ne çektiğimi bir de bana sor...






Sabah sabah baş ağrısıyla uyanıyorum bir kaç gündür.
Baş ağrısı ya da başka bir ağrı beni mutsuz ve güçsüz kılıyor.
kendimi zorlayıp hakan'la kahve içiyorum , uyanmaya çalışıyorum. doğaldır ki tüm bu durum, yaz tatili moduna adaptasyonla ilgili.
ve çokça en sevmediğim şeyin, sıcağın etkisi.

bu havadan çıkmanın en hazır, denenmiş reçetesi, bedeni yormak. bedenimi yordukça, ağdalaşmış yaz gününü işle seyreltip içinde kımıldanabilir hale getirdikçe ve en çok da, günün sıkıcı kısmı olan güneşin tepede olduğu saatleri böylece işle güçle geçiştirip akşamın görece serinliğine ulaşmaya başladıkça toparlıyorum. mutlu , uyumlu halime dönüyorum.

yani bir nevi, gündüz hırt gece insan modundayım...

tatil havası evdeki diğer tatil insanı olan sıpa içinse, bilgisayar, bilgisayar, bilgisayar demek. hoş çocuk ne yapsın. kılavuzu karga anne...
öyle çok şey yapmak istiyorum ki oğlumla, ama hava sıcak...
eh, bu durumda evin içerisinde ve kaçabildiğimiz günlerde havuzda geçiyor çocuğun tatili.
aslında o da aynı bana benziyor. evinde mutlu. ama ne bileyim? işte, tatil dediğin aktiviteyle doldurulur bilinci yerleşmiş ya insanın aklına. suçluluk hissediyorum o evde öyle oturunca.
böyle zamanlarda eskilerin söylediği bir söz getiriyorum aklıma, ' amaaan, o daha çooook yaşayacak, güzel günleri olacak, boşver, üzülme.'
bunu tekrarlayıp, rahatlatıyorum kendimi.

doğru aslında.

anam babam biz küçükken bizleri tatilde mutlu etmek için ne yapmış olurlarsa olsunlar, benim ' en güzel tatil anılarım' listemde anne babamla yaptıklarım yok.
daha sonra,lise, üniversite yıllarında başlayan özgür kız tatillerimden o anılarım...


Yani şöyle oluyor, sen ebeveyn olarak, cüzdanını, bedenini kırıyorsun velet için, ama o sonraki üç kuruş parayla ve belki de sersefil koşullarda yaptığı tatilleri, çıktığı gezileri hatırlıyor.
eee, bu durumda ' yok yaaaaa' çekip bırakıyorsun sıpa içeride sıkılsın:)

aslında bir küçük kasabada geçmiyorsa tatili bu çocukların, tüm evlerde şu an durum aynı.
evlerin duvarları ebeveynlerin vicdan azaplarından çatlayacak durumda kentlerde.
yaz kampı falanla avutuyorlar kendilerini ebeveynler. 'oh diyorlar, yaşıtlarıyla, aktivite dolu bir gün daha geçirdi çocuğumuz.' ben de yolladım zamanında ordan biliyorum bu duyguyu.
ama öyle olmuyor, sıkılan çocuklar kampı orası ve üstelik tatilde bile niye evden uzak tutulduklarını anlamıyorlar.

eee, velhasıl elektra?
velhasıl gülüm, boşvereceksin aslında.
Bu mudur?
budur! tadında yaşayacaksın her yaşananı.
'bizim payımızda buymuş hayatta, bununla ne yapabiliriz bakalım?' mottosunu asacaksın duvarına.
hem bazen evde olan malzemelerden ne lezzetli yemekler de çıkarabiliyor insan.

foto buradan :

02.07.2009

hadi bakalım...




yıllardır sadece öğretmendim.
hep derim, ordinaryus öğretmenlik yok.
bizimki yatay tabakalaşmalı bir meslek grubu.
sektörün farklı isimlerinde çalışan öğretmenler benim gözümde eşittir.
hepimiz aynıyız, kurum adlarımız farklı.
ben şimdi bugün, öğretmen olmamın yanısıra yönetici olmanın kararını verdim, yeni bir heyecan yarattığı için bu kararım, heyecanlıyım tabii ki.
vakti gelmişti.

benim biraz da buralarımdan, buradaki meziyetlerimden sömürsünler ayol.

alem yönetici görsün:)

yalnız ahtım var, makamıma oturduğum gün gözlük takmalıyım.
gözlüksüz yönetici mi olurmuş?
şöyle gözlüğümü burnuma indirip öğrencilere burnumun üstünden bakmalıyım ki, yönetici olduğum blinsin.

bizim camiinin önünde bir amca her numaradan gözlük satıyor. 0 ( yazıyla sıfır) numara dinlendirici tabir edilenler de vardır elbet ben manyaklara göre.
yarın bir yanına uğramalı ve hayır duasını almalı...

01.07.2009

bir bakmışsın, ilaç kutun var...





sıpayı anneannesine götürdüğüm ve bir gece kaldığım anne evi ziyaretimde, mutfak masası üzerindeki ıvır zıvır çanağında biri pembe biri mavi iki kutu gördüm.
nedir bu dedim tabii anneme. ilaç kutularımız dedi.
boğazım düğümlendi, gözlerim bir an buğulandı.

çabuk geçti canım...


neye yanacağımı şaşırdım.


o kadar çok ilacı almak zorunda oluşlarına mı, bu ilaçları alıp almadıklarını hatırlamakta bile zorlandıklarına mı?

ama sonra güldüm.
pembesinin üzerinde 'hello kitty', mavisinin üzerinde ' snoopy' vardı.

doğduklarında da birine pembe birine mavi battaniye örülmemiş miydi?


29.06.2009

oh be, nihayet...






bitti.
işle ilgili kısım bitti yani.
elbette şimdi evle ilgili iş güç var kafamda, ama işe gitmeyince hiçbiri adamın kafasını meşgul etmiyor.

tatilin ilk günü şerefine birazdan sıpayla havuza gidiyorum.
evet, sıpayla, zira geldi anasının sıpası.
9 günlük nine dede bakımından sonra nasıl da dinlenerek ve maalesef enerji dolu geldi anlatamam.
o şimdi sürekli plan yapıyor tatilde ne yapacağımıza ilişkin.
ben de sürekli pelte bir bedenle yayıldığım koltuktan' hı hı' diyerek katılıyorum planlarına.
az güç toplayayım, ondan sonra planlarını evrieceğim ben onun. zira anasını hiiiiç hesaba katmadan yapılan plan plan değildiri öğrenmesi gerek. yuh yani, 13 'üne ne kaldı. az empati duygusu geliştirme çalışması yaparız artık bu yaz:)

hadi, ben şimdi maviliklere doğru bir uçuşa kaçıyorum.
ha şu kadar istiyor muyum?
valla hayır. koltuk ve kanepe ne kadar çekici yahu...

25.06.2009

16...







*Bila noksan eksiksiz bir hayattır sürdüğün. Ya da öyle sanırsın. alışkanlıklara ayak uydurur, tekrarlara kapılırsın. Şimdiye değin nasıl yaşadıysan, gene öyle yaşayacaksın sanırsın. Sonra beklenmedik bir anda biri çıkar gelir. Etrafındaki kmseye benzemez. kendini bu yeni insanın aynasında görmeye başlarsın. Var olanı değil, sende eksik olanı gösteren sihirli bir aynadır o. ve sen, bunca zaman aslında hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığını, bilmediğin bir şeye hasret çektiğini anlarsın. Şamar gibi iner hakikat suratına. Sana içindeki boşluğu gösteren bu kişi bir pir, üstad, arkadaş, yoldaş, eş ya da bazen bir çocuk olabilir. Önemli olan, seni tamamlayacak ruhu bulmandır. Her peygamberin verdiği öğüt aynıdır: Sana ayna olacak insanı bul!


....


Mecnun'un Leyla'yı deli divane sevdiğini duyan Haife Harun Reşit, Leyla'yı pek merak edermiş.

'Mecnun'u bu kadar mest ettiğine göre bu Leyla çok özel bir kadın olmalı' dermiş kendi kendine. ' Öyle bir kadın ki, hemcinslerinden katbekat güzel ve alımlı.' Giderek merakı katlanmış, bildiği ne kadar Ali Cengiz oyunu varsa oynamış ki, Leyla'yı dünya gözüyle bir kerecik olsun görsün.

En nihayetinde Leyla'yı bulup halifenin sarayına getirmişler. süsleyip püsleyip karşısına çıkarmışlar. Ne var ki Leyla peçesini çekince, Halife Harun Reşit hüsrana uğramış. Sanılmasın ki Leyla çirkinmiş ya da yaşlı. Ama öyle sıra dışı bir cazibesi yokmuş açıkçası. Sayısız diğer kadın gibi o da noksanları kusurları olan bir faniymiş işte.

Halife hayal kırıklığını saklamamış. ' Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın. Ne farkı var ötekilerden?'

Bunu duyan Leyla gülmüş. ' Evet, ben Leyla'yım ama sen Mecnun değilsin ki' diye cevap vermiş. ' Sen beni bir de Mecnun'un gözlerinden görebilsen. Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilirsin.'*








Alıntı: Elif Şafak - Aşk


Gnossiennes I - Eric Satie


19.06.2009

yok, bu sefer daha iyiyim...



geçen yıl sıpayı bensiz ilk kez nine dede eline yolladığımda buruk buruk olmuştu içim.
ama bu kez gayet iyiyim.
sekiz günlük bir iş maratonu var önümde.
öncesinde götüreyim dedim burgaz'a anneanesine de çocuk buralarda bunalmasın, tek başına eve tıkılıp kalmasın.
dün sabah 10:00 feribotuyla geçtim, bu gün 14:30 feribotuyla döndüm.
dün sabah 11:30 da annemin balkonunda, mis gibi deniz kokusuyla çay içtim. bugün 16:00'da indiğim feribottan 18:00'de anca evime ulaşabildim.
bu istanbul var ya... bitiriyor ulen bizi.

ama feribot yaklaşırken nasıl da güzel görünüyor pasaklı kontes istanbul...

bu sıra şu yukarıdaki balonlar gibi mutlu, eğlenceli ve hafif bir şeyler olsun istiyorum.
yok, evi balonla donatmak iyi bir fikir değil.
başka?

foto



13.06.2009

ANNE ELEKTRA, ORMANDA BİN KAPLAN GÜCÜNDEDİR...





ay yok...
başına gelmeyen bilemezmiş.
sıpamı seve okşaya, sakinleştire öpe uyuttum.
germedik, ama gerilmiş...
kuzum uyudu...
yarın belki de 30 yıl sonrasının belirlenmeye başlayacağı bir sınav maratonunun ilk basamağına girecek bu 12 yaşındaki küçük sıpa. ve maalesef ki bu küçük adam bunun farkında. o yüzden gergin...


ben 12 yıl önce doğurdum onu.
12 yıl önce bu gün daha karnımdaydı o benim.
ulen, niye doğuruyoruz bu saçma salak ülkeye bu minik canları ya...
reva mı bu yahu?
her birinin kendi özel, güzel yönleriyle kabul görecekleri bir dünya, yurt, ülke yok mudur?
bir de bana dedi ki,' pirinç yutturacak mısın bana?'
yok anam dedim, yok kuzum dedim, senin gibi bir masumu, masum bir pirinç tanesine değil, senin masumiyetine emanet ederim ben anca...

bizler orta boy insanlarız. ortalama ortalama yaşar, ortalama hayaller kurarız. ama çocuklarımız söz konusu olduğunda coşarız ve hatta bendimizi çiğneriz, bakmayız...
bırakacak bir onurumuz, ahlakımız, ilkelerimiz var çocuklarımıza.
onlar da nicedir para etmiyor bu ülkede.
kurda yem etmeye getirmedik bu çocukları dünyaya ve benim canım, kuzum, sıpam, kanım mutlu değilse, bu vatan sağolmasın kardeşim.
budur hissiyatım...

ay yani var ya, bu hissiyat bana daha önce geleydi, ben devrim bile yapardım.
şansınıza küsün...

neyse, sus elektra...

ertesi gün de benim orta boy sıpa öğrencilerin ÖSS'si var...
ya var ya, onlar da ana kuzusu ya...
beni en kızdıranının bile karşısında sıpamın doğduğu andaki yüzünü düşünerek sakin kalmaya çalışırım ben.
iyi ve yarayışlı bir metoddur...
ana kuzusu onlar da.
ve tüm bu ülkenin yeri geldiğinde AB'ye alınmamız için tek gerekçemiz olarak gösterilen gençlerine, çocuklarına, üstat yıldırım'ın :
bir yazısını ithafımdır...


ÖSS NEYİ ÖLÇER?

Sağlık Bakanlığı, Öğrenci Seçme Sınavı öncesi öğrencileri beslenme konusunda uyarmıştı. Bakanlık, "Balık, et, yumurta, fındık, fıstık ve ceviz, uyanık kalma ve enerjinin tamamen kullanılmasını sağlar, beyin hücrelerinin çalışmasında önemli rol oynar. Sınavda suyun yanı sıra sıkılmış meyve suyu tüketmek konsantrasyonu artırır" açıklamasıyla gençlere ve ailelerine muhteşem bir hizmet sunmuş oluyordu. Böylelikle birkaç aydır sevgili vatanımızın dört bir yanı pişen et ve balık kokusuyla tütsülenmiş, herkes bir köşeye çekilmiş kıpış kıpış fındık fıstık yiyor, ceviz oynuyordu.
"ÖSS, neyi ölçer?" sorusunu kendimize ısrarla sormalıyız. Devletin vatandaşına tuttuğu eşitlik aynası, her halükârda karanlık bir alaycılık ürünüdür. Her vatandaşının belli bir miktarda balık-et tüketimini güvence altına alamamış, üstelik alacak güce ve anlayışa sahip olmayan bir devletin tutup bir sınav öncesi böyle bir 'tamim' yayınlamasının, o kusturucu tarih tedrisatındaki gülümseten bir ayrıntıdan, Marie Antoinette'in 'ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler' herzesinden ne farkı var? Tarihten ders çıkarmaktan onca söz edenler, söz konusu ecenin sonunu hatırlayıp biraz titreseler, daha dikkatli olacaklar.
Gençlerimiz, lise eğitimini bitirmiş olduklarına göre hayatın çeşitli sillelerini tatmış, doğdukları andan itibaren örgütlü bir zulmün bütün aşamalarından geçmiş ve hayatta kalmışlar. Arada dökülenleri bekleyen ömür boyu sürecek bir çıraklık, kapıkulluğu; basılı dili örgütleyenler tarafından dilenci veya potansiyel hırsız muamelesi ve sabıka. Yoksulluk. ÖSS'nin kapısını tıklatacak kadar inatçı olanlar ise o yoksulluktan kurtulabileceğini sananlar. Hiç değilse bir diploma. Bir meslek.
Belki de inanmıyorlar. Bir yanlarıyla mutlaka inanmıyorlar. Küçücük bir dokunulmazlık peşindeler yalnızca. Şehirli olmak, ufacık da olsa bir çevrede bey, hanım diye çağrılabilmek, ana-babalarının yüzünü güldürmek yeterli belki de onlar için. Belki tek istedikleri kendilerine bunca zulmeden hayatın daha esintisiz bir köşesinde kendi çocuklarını daha az zulmedilecekleri koşullarda yetiştirmek.
Belki de dünyayı değiştirmek istiyorlar. Bir araya gelebilmek için, hücreler kurup sabahtan sabaha yana yana gezebilecekleri bir ortama ihtiyaç duyuyorlar. Elbette biliyorlar ÖSS'nin kara bir alay olduğunu. Onların yeteneklerini, rüyalarını, bu dünyadan beklediklerini tartamayacağını. Onlar zaten kazanamadıklarında kendilerine küsmez, kendilerini yetersiz zannedip hırpalamazlar. Ben, onların yanından konuşuyorum.
Meslek liselerini bitirenler, türbanlı kızlar elendi. Devlet, türbanlı kızların birer meslek sahibi olmalarına, kendilerini dünyayla tartabilecek bir noktaya gelmelerine izin vermiyor.
İşçi ve emekçi çocuklarının devam ettikleri liselerin durumunu biliyoruz. Bütün duvarlar çatlak. Orada yürütülen eğitimin niteliğini de, özel okullarla kıyaslandığında neye tekabül ettiğini de biliyoruz. ÖSS'nin eşitçiliği, Sağlık Bakanlığı'nın fındık fıstık eşitçiliği gibi Anatole France'ın pek sevdiğim sözünü hatırlatıyor: "Hukuk, o muhteşem eşitlikçiliğiyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara da varsıllara da aynı şekilde yasaklar." Dünyanın çivisini herkes hissediyor.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanamazsanız sakın kendinizi paralamayın. Bu sınav, en beterinden doğal seleksiyon örneğidir. Doya doya fındık fıstık yiyenler, et balık tüketenler ve doğuştan şanslılar bunu da kazanacak. Sizin tembelliğiniz, zeka kıtlığınızla ilgili değil. Az et yemişliğinizin de fazla ilgisi yok bu durumla. Ama, onlar, yani hitap edilenler, devletin kendisine muhatap aldıkları, o yaşaması ve sizden korunması gereken temiz orta sınıf, eğitim olanaklarıyla, dünyaya açılan hayal bile edemediğiniz yollarıyla elbette daha şanslılar. Onlar zaten çoktan kazanmış. Size dikte edilegelen o yüce idealler hiç de matah şeyler değil, sizin düşünebileceğiniz yepyeni varoluş biçimleriyle kıyaslandığında. Bilgisayar mühendisi olmadan da yerinden oynatılabilir bu dünya. Yeter ki coşkunuzu, hevesinizi kaybetmeyin.
Çocuklar, sevgili dostlarım; bu sınavda kazanırsanız, sakın kendinizi muktedir seçilmiş adayı sanmayın. Sakın boş yere şişinmeyin. Fırsatlarınızı iyi değerlendirmiş olsanız da kazanamayanların koşullarını bir an olsun unutmayın. Yoksa kendinizi dünyanın tepesinde zannedersiniz. Düşerseniz canınız acır. Düşmezseniz zalim olursunuz.
.............
Hayat beş şık halinde sunuluyorsa, seçilmesi gereken şık ille de e) hiçbiri'dir.